Ozanların Tarihsel Süreçteki İşlevleri

Kelime kökeni konusunda tam bir açıklık bulunmamasına karşın, tarihsel süreçteki iÅŸlevleri bellidir: Ozanlar, ilk zamanlarda büyücü, oyuncu, hekim, ÅŸarkıcı ve çalgıcı görevlerini yüklenıniÅŸlerdi. Daha sonraları ise kopuzlarıyla ÅŸiirler söyleyen ÅŸair-çalgıcılar anlamında kullanılmaya baÅŸlandı. Bu ÅŸairlere XV. yüzyılın ortalarına kadar “ozan” denilmiÅŸtir. Bu yiizyılın sonlarından itibaren ise yerlerini âşıklara (saz ÅŸairlerine) bırakmışlardır.

Türklerin ÅŸair-çalgıcıları hakkında çok eskilere giden bilgiler vardır. Eski Türk toplumlarında ozanlar, hamasi olayları, zaferleri ve halkın ortak duygularını ÅŸiirleriyle dile getirirlerdi. Bu dönemde saz yerine kopuz kullanılırdı. Büyücülük ve tedavi iÅŸlerini de onlar yüklenmiÅŸti. Fuat Köprülü`nün “Edebiyat AraÅŸtırmaları” adlı eserinde “Semadaki mabutlara kurban adamak, ölünün ruhunu yerin dibine göndermek, fenalıklar, hastalıklar ve ölüm gibi fena cinler tarafından gelen iÅŸleri önlemek, hastaları tedavi etmek, bazı ölülerin ruhlarını semaya yollamak, hatıralarını yaÅŸatmak gibi muhtelif vazifeler hep ona aitti” yolundaki ozanlarla ilgili açıklaması, eski çaÄŸlarda ozanların toplum içinde etkin kiÅŸiler olduÄŸu ve toplumu yönlendirdikleri gerçeÄŸini ortaya koyuyor. ÇeÅŸitli Türk kavimlerinde şölen (ÅŸeylan), sığır ve yuÄŸ adı verilen törenlerde deÄŸiÅŸik adlar taşıyan büyücü-ÅŸairler bu dini törenlerde baÅŸ rolü oynadılar. Şölen askeri-dini nitelikte, sığır sürek avlarında, yuÄŸ ise ölen kiÅŸiler için yapılan törenleri içerir. Bu üç töreni de büyücü-ÅŸairler yönetirlerdi. Müzik eÅŸliÄŸinde ÅŸiir söylerlerdi.

Hunlarda ve Attila ordulannda yapılan savaşlarda gösterilen kahranıanlıklan anlatan ozanlar , aynı zamanda askeri coşkulandınnak, ülkü birliği oluşturmak gibi görevler üstlenmişlerdi.1 Fuad Köprülü, Batılı kaynaklara dayanarak Attila ordusunda şair ve mızıkacıların bulunduğunu ileri sürer, Priscus`un bir ziyafet betimlemesini şöyle aktarır:

“AkÅŸama doÄŸru meÅŸ`aleler yanınca, ziyafetin verildiÄŸi ipekten yapılmış muhteÅŸem çadıra iki ÅŸairin girdiÄŸi görüldü; bunlar Attila`nın önünde, Hun lisanıyla kendi tanzim ettikleri ÅŸiirleri okudular; bu ÅŸiirler, Attila`nın kahranıanlıklanna, zaferlerine aitti. Orada hazır bulunanlar bu ÅŸiirlerin te`siri ile vecd-ü heyecana geldiler; gözler parlıyor, çehreler korkunç bir hal alıyordu. Bir çokları aÄŸlıyorlardı; gençler arzu ve ihtiras, ihtiyarlar da elem ve teessür yaÅŸları döküyorlardı.”

Tüm toplumlarda şiir önce mitolojik kimlikle başlamış sonra dinsel kimliğe bürünmüştür. Daha sonra ise dinsel konular yerini din dışı konulara bırakmıştır. Türk şiirinin gelişimi de bu yolda olmuştur. Toplumsal iş bölümü ve aynşmanın sonunda kam ve baksılar zamanla birer büyücü, ozanlar da şair-çalgıcı konumuna gelmiştir.

Attila`nın ölüm töreninde de ÅŸairler “Hun dili” ile ağıtlar söylemiÅŸlerdir. Fuad Köprülü, bu geleneÄŸin saz ÅŸairleri ile günümüze ulaÅŸtırıldığını belirtir:

“Attila`nın cenazesinin konulmuÅŸ olduÄŸu ipek çadırın etrafında bir daire teÅŸkil etmiÅŸ olan ordu efradı, bu mersiyeyi, elem gürültüleri arasında tekrar ediyorlardı. düdüklerin, davulların naÄŸmeleri ile birlikte söylenen bu destanı ÅŸiirleri tertip eden ÅŸairler, hiç şüphesiz, daha sonraki saz ÅŸairlerimizin dedeleridir.”2

Hikmet Dizdaroğlu`nun da belirttiği gibi zamanla kam ve baksı`lar birer büyücü, ozan`lar da şair-çalgıcı haline geldiler. Türklerin şair-çalgıcıları önemli olayların içinde hep yer almışlardır.

İslamiyetin kabulünden sonra da Gazneliler`de, Karahanlılar`da, Selçuklular`da, Harzemşahlar`da, Osmanlılar`da saraylarda, ordularda ve halkın içinde şair-çalgıcılar bu eski geleneği sürdürmüşlerdir.

1     S. Batur, Açıklamalı – Örnekli Türk Halk Edebiyati, Altın Kitaplar Yayınevi, 1. Basım Ekim 1998 İstanbul
2     Ord. Prof. Dr. F. Köprülü, Edebiyat Araştırmaları I, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1989